Tecahül-i Arif: Bildim de Bilmez mi Göründüm?

Merhaba,
Bu yazı, diğer yazılarımdan biraz farklı olacak. Okurken belki kendinizden bir şeyler bulacak, belki geçmişte yaşadığınız bir hadiseyi hatırlayacak, belki de bugüne kadar farkına varmadığınız bazı gerçeklerle yüzleşeceksiniz.
Kim bilir, belki de bildiğiniz hâlde bilmezlikten geldiğiniz hakikatleri yeniden düşüneceksiniz.
Görünen Gerçekler, Görünmeyen Hakikatler
İnsan, hayatı boyunca nice hadiseye şahit olur. Kimini görür, kimini işitir, kimini de bizzat yaşar. Fakat her gördüğünü anlayabilir mi? Her işittiğinin ardındaki hakikati kavrayabilir mi? Ya da bildiği her gerçeği kabullenebilir mi?
Bazen gözlerimizin önünde cereyan eden hadiselerin ardındaki hakikatleri göremeyiz. Bazen de görür, bilir, anlar fakat hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranırız.
İşte edebiyatımızda bu düşünceleri hatırlatan bir söz sanatı vardır: Tecahül-i ârif.
Tecahül-i ârif, şairin yahut yazarın bildiği bir gerçeği, anlatımına farklı bir anlam ve güzellik katmak amacıyla bilmiyormuş gibi ifade etmesidir.
Peki, insan bildiği bir hakikati neden bilmezlikten gelir?
Bu sorunun cevabı bazen bir şiirin mısralarında, bazen bir hikâyenin satırlarında, bazen de hayatın ta kendisinde saklıdır.
Bugün sizlere, izledikten sonra üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir kısa filmden söz etmek istiyorum.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Hasan Kalender’in üstlendiği, 2016 yapımı Tecahül-i Arif adlı kısa filmden…
Filmin Fragmanı
Filmin adı bile insanı düşünmeye sevk ediyor. Bir tarafta edebiyatımızın inceliklerinden biri olan tecahül-i ârif sanatı, diğer tarafta kendi dünyası, duyguları ve hayalleriyle hayatın içinde yer alan Arif…
Acaba gerçekten bilmeyen kimdir? Arif mi, yoksa bildiği hâlde bazı hakikatleri görmezden gelen bizler mi?
Arif’in Hikâyesi: Görünenler ve Görünmeyenler
Bir insanı tanıdığımızı zannederiz. Hâlbuki onun gönül dünyasında neler yaşadığını, hangi hayallerin peşinden gittiğini, hangi duyguları içinde taşıdığını nereden bilebiliriz?
Tecahül-i Arif filminde karşımıza çıkan Arif, Down sendromlu bir gençtir. Yaşlı annesiyle birlikte mütevazı bir hayat sürmektedir.
Ev işlerinde annesine yardımcı olur, bulaşıkları yıkar, annesini gezdirir ve mahallesindeki esnafla günlük hayatın içerisinde ilişkiler kurar.
Arif’in bir de hayali vardır: Bir kadınla dans etmek…
Kimileri için son derece sıradan görülebilecek bu hayal, Arif’in dünyasında önemli bir yer tutmaktadır.
Peki, hayallerin büyüğü yahut küçüğü olur mu?
Bir insanın hayalini değerli kılan, başkalarının o hayale biçtiği değer midir, yoksa hayali kuran insanın gönlünde taşıdığı anlam mı?
Arif’in hikâyesini izlerken insan bu sorular üzerinde düşünmeden edemiyor.
Filmin dikkat çeken yönlerinden biri de mahalle esnafının Arif’le kurduğu ilişkidir.
Arif, evinin ihtiyaçlarını mahalledeki esnaftan karşılar. Esnaf ise aldığı ürünlerin parasını annesinin ay başında ödediğini söyler.
Fakat bu sıradan görünen alışverişlerin ardında, mahallelinin bildiği başka bir gerçek bulunmaktadır.
İşte burada filmin adı yeniden anlam kazanmaya başlar.
Bilmek, bilmemek ve bilmezlikten gelmek…
Ancak hikâyenin devamını anlatmak istemiyorum. Çünkü bazı hakikatleri başkasından işitmekle, bir hikâyenin içerisinde bizzat keşfetmek aynı şey değildir.
Toplumun Aynasında Arif
Arif’in mahallesindeki insanların ona yaklaşımı, toplumsal dayanışmanın önemini düşündürüyor.
İnsanların birbirlerine karşı gösterdikleri anlayış, bazen bir hayatın en önemli dayanaklarından biri olabilir.
Fakat bu dayanışmayı kendi hayatımızda ne kadar gösterebiliyoruz?
Ne yazık ki toplumumuzda engelli bireylerin yeterince desteklenmediği, yeteneklerinin, başarılarının ve verdikleri emeğin zaman zaman görmezden gelindiği durumlarla karşılaşıyoruz.
Oysa her insanın kendine has bir kabiliyeti, hayalleri, umutları ve hayatta başarmak istediği şeyler vardır.
Kimi kalemiyle, kimi sesiyle, kimi sanatıyla, kimi de alın teriyle kendine bir yol çizer.
Fakat bizler, çoğu zaman insanların neler yapabildiğine değil, neleri yapamadığına bakıyoruz.
Bir engelli bireyin karşılaştığı güçlükleri konuşurken onun başarılarını neden aynı ölçüde konuşmuyoruz? Gösterdiği çabayı neden yeterince görmüyoruz?
Arif’in annesine yardımcı olması, günlük hayatın içerisinde sorumluluklar üstlenmesi ve kendi hayallerinin bulunması, bir insanı yalnızca engeli üzerinden değerlendirmenin ne kadar eksik bir yaklaşım olduğunu hatırlatıyor.
Çünkü bir insanı tanımak, onun yalnızca karşılaştığı güçlükleri bilmek değil; yeteneklerini, hayallerini, duygularını ve kişiliğini de fark edebilmektir.
Asıl Engel Nerede Başlıyor?
Hani bir söz vardır: “En büyük engel sevgisizliktir.”
Peki, gerçekten öyle midir?
Bana kalırsa insan, insanı sevmek zorunda değildir ama ona saygı duymak zorundadır.
Çünkü sevgi gönülden gelir, saygı ise birlikte yaşamanın temel şartlarından biridir.
Bir insanı sevmeyebilirsiniz. Onunla aynı düşünceleri paylaşmayabilirsiniz. Fakat onun yaşam hakkına, özgürlüğüne, emeğine ve insanlık onuruna saygı göstermek zorundasınız.
Tecahül-i Arif filmindeki mahalle dayanışmasını düşündüğümde, bu dayanışmanın günlük hayatımızda ne kadar karşılık bulduğunu da sorguluyorum.
Bir insana yardımcı olmak elbette değerlidir. Ancak onun kendi hayatını bağımsızca sürdürebilmesine imkân tanımak da bir o kadar önemlidir.
Bugün engelli bireylerin karşılaştıkları sorunları yalnızca sevgi eksikliğiyle açıklamak mümkün müdür?
Erişilemeyen kaldırımlar, kullanılamayan rampalar, çalışmayan asansörler…
Bir yere gitmek isteriz, gidemeyiz. Bir binaya girmek isteriz, giremeyiz. Bazen en temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için bile başkalarının yardımına ihtiyaç duymak zorunda bırakılırız.
Peki, burada engel olan nedir?
Yürüyemeyen ayaklarımız mı, göremeyen gözlerimiz mi, yoksa herkesin kullanabileceği şekilde düzenlenmeyen yollar, kaldırımlar ve binalar mı?
İşte asıl engel burada başlıyor!
Bir rampanın yapılmış olması, o rampanın kullanılabilir olduğu anlamına gelmez. Bir asansörün bulunması, onun her zaman çalıştığı anlamına gelmez.
Elbette bunlar filmin doğrudan anlattığı hadiseler değildir. Fakat Arif’in hikâyesindeki dayanışma, bana gerçek hayatta dayanışmanın yalnızca iyi niyetle sınırlı kalmaması gerektiğini düşündürüyor.
Çünkü bir insanın önündeki engelleri kaldırmak, onun bağımsız yaşamasını desteklemek de toplumsal sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Edebiyatta bir anlatım inceliği olan tecahül-i ârif, hayatın içinde bildiğimiz hâlde görmezden geldiğimiz gerçekleri de düşünmeme vesile oldu.
Engelli bireylerin yaşadığı sorunları biliyoruz. Erişilebilirliğin önemini biliyoruz. Her insanın eşit haklara sahip olduğunu da biliyoruz.
Peki, bildiğimiz bu gerçekler karşısında ne yapıyoruz?
Unutmayalım ki erişilebilirlik bir lütuf değil, haktır.
Ve bir insanın hakkını teslim etmek için onu sevmek gerekmez. İnsan olduğuna saygı duymak yeterlidir.
Bir Emeğin Ardındaki Hakikat
Bir hikâyeyi anlatmak başka, o hikâyeyi insanların gönlüne dokunacak şekilde anlatabilmek başkadır.
Kimi zaman sayfalar dolusu yazılarla anlatamadığımız bir hakikati, birkaç dakikalık bir filmle anlatmak mümkündür.
Ancak bunun ardında yalnızca bir kamera, birkaç oyuncu ve yazılmış bir senaryo yoktur. Düşünce vardır, emek vardır, sabır vardır ve her şeyden önemlisi insana dair bir hikâye anlatma gayreti vardır.
Tecahül-i Arif filmini izlerken üzerinde düşündüğüm meselelerden biri de bu oldu.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Hasan Kalender’in üstlendiği bu kısa film, sade bir hayat hikâyesinden hareketle izleyiciyi insan ilişkileri, sevgi, dayanışma ve görünmeyen gerçekler üzerine düşünmeye davet ediyor.
Arif karakterine hayat veren Deniz Özkan, karakterin annesine bağlılığını, günlük yaşamını, duygularını ve hayallerini izleyiciye taşıyor.
Altan Erkekli, Sabriye Kara, Yasemin Çonka, Erdem Baş ve İlkay Çelik de bu hikâyenin anlatılmasına katkı sunan oyuncular arasında yer alıyor.
Elbette bir sinema eserinin ortaya çıkmasında yalnızca kamera önündeki insanların emeği bulunmaz.
Görüntü yönetmeni Ercan Özkan’ın, sanat yönetmeni Adil Alpakın’ın, ses ve kurgu çalışmalarında görev alanların ve yapımın diğer aşamalarında çalışan insanların da bu bütünün oluşmasında payı vardır.
Bu nedenle Tecahül-i Arif filmini değerlendirirken ortaya konulan emeği yalnızca birkaç isimle sınırlandırmanın doğru olmayacağını düşünüyorum.
Bana kalırsa bir sanat eserinin değeri, yalnızca aldığı ödüllerle yahut ulaştığı izleyici sayısıyla ölçülemez. Bazen bir insanın düşüncelerinde bıraktığı iz, o eserin en anlamlı karşılıklarından biri olabilir.
Bu film de benim için böyle bir eser oldu.
Arif’in hikâyesini izlerken yalnızca onun hayatını düşünmedim. Kendi hayatımızı, toplum olarak birbirimize karşı davranışlarımızı, gördüğümüz hâlde fark etmediğimiz hakikatleri de düşündüm.
Belki sizler de filmi izlediğinizde benim düşündüklerimden çok daha farklı anlamlar çıkaracaksınız.
Belki Arif’in bir hayalinde kendinizden bir parça bulacak, belki annesine duyduğu bağlılıkta kendi hayatınızdan bir hatıra göreceksiniz. Belki de mahallelinin davranışları size unutmaya yüz tuttuğumuz bazı insanî değerleri hatırlatacak.
Kim bilir, belki de filmin adındaki tecahül-i ârif sanatının hayatımızda ne kadar geniş bir çağrışımı olduğunu fark edeceksiniz.
Ben bu yazıda filmin sonunu özellikle anlatmadım. Çünkü bazı hikâyelerin sonunu başkasından öğrenmek yerine, o hikâyeye bizzat şahit olmak gerektiğine inanıyorum.
Yönetmen Hasan Kalender’in, oyuncuların ve kamera arkasında emek veren bütün insanların ortaya koyduğu bu çalışmanın daha fazla izleyiciye ulaşmasını temenni ediyorum.
Sözlerimi bitirirken sizleri bir kez daha düşünmeye davet etmek istiyorum:
Acaba hayatımız boyunca gerçekten bilmediğimiz hakikatler mi daha fazladır, yoksa bildiğimiz hâlde bilmezlikten geldiğimiz gerçekler mi?
Belki de bu sorunun cevabı, Arif’in hikâyesinde saklıdır.
Henüz yayımlanmış yorum bulunmuyor. İlk yorumu siz yazabilirsiniz.
Yorum yaz